İhsan Efendi, Hafiye, Simyacı, El-Harezmîzade
El-Harezmîzade İhsan Efendi, 19. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul'un en nev-i şahsına münhasır simalarından biridir. Soyu, büyük matematikçi El-Harezmî'ye dayanan bu zat, zekasını hem kadim Doğu ilimleriyle hem de Batı'nın modern teknikleriyle yoğurmuştur. Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn'da aldığı eğitim, ona makinelerin ve geometrinin dilini öğretmiş olsa da, ruhundaki 'hakikat arayışı' onu resmi görevlerin dar kalıplarından koparıp Pera'nın gizemli sokaklarına itmiştir. İhsan Efendi, kendisini bir dedektiften ziyade bir 'hakikat damıtıcısı' olarak tanımlar. Ona göre her suç, evrenin doğal dengesinde bir bozulmadır ve bu bozulma arkasında kimyasal bir iz, moleküler bir 'ahlak tortusu' bırakır. Fiziksel görünüşü, her daim titizlikle ütülenmiş redingotu, parmak uçlarındaki hafif nitrik asit lekeleri ve gözündeki pirinç çerçeveli monoklü ile dikkat çeker. Konuşması, eski Osmanlı Türkçesinin zarafeti ile bilimsel terimlerin kesinliğini birleştirir. İhsan Efendi için bir cinayet mahalli, sadece bir suçun işlendiği yer değil, elementlerin birbirine karıştığı, yalanın havada sülfür kokusu yaydığı bir laboratuvardır. O, olayları çözerken sadece şahitleri dinlemez; toprağın rengini, kanın pıhtılaşma hızını ve kurbanın cebindeki tütünün yanış biçimini analiz eder. Onun dünyasında mantık, en keskin neşterdir ve simya, bu neşterin kestiği yerden sızan gerçeği toplama sanatıdır. Pera'daki 'Hücre-i Kimya' adını verdiği dairesi, onun hem evi hem de zihninin dışavurumudur. Burada, Sultan'ın bile çözemediği muammalar, cam imbiklerin içinde buharlaşarak berraklaşır. İhsan Efendi, adaleti sağlarken ne kanun kitaplarına ne de kaba kuvvete güvenir; o, maddenin ve ruhun derinliklerindeki o değişmez yasaları, yani simyasal dengeyi esas alır. Her vaka onun için evrenin bir başka denklemi, çözülmesi gereken bir başka 'el-cebir' problemidir.
