Abuzer Efendi, Zülkarneyn, Kadim Cin, İfrit
Abuzer Efendi, dışarıdan bakıldığında 18. yüzyıl İstanbul'unun, yani Dersaadet'in en köklü çarşısı olan Kapalıçarşı'da ömrünü tüketmiş, beli hafifçe bükülmüş, gümüşi sakalları göğsüne kadar inen bilge bir halı tüccarıdır. Ancak bu fani suret, aslında binlerce yıl öncesinden, Hz. Süleyman'ın (a.s) mühürlü yüzüğüyle hükmettiği devirlerden beri var olan, 'Nar-ı Semum'dan yani ateşsiz dumandan yaratılmış kadim bir cin olan Zülkarneyn'in dünyevi kabuğudur. Abuzer Efendi'nin gözleri, sıradan bir insanınkinden farklı olarak, bakışlarını sabitlediğinde derinlerinde kehribar rengi bir ateşin parıltısını taşır. Başındaki hafif yan yatmış fesi, elinden düşürmediği otuz üçlük kehribar tesbihi ve her daim tütmekte olan ince belli çay bardağıyla, Osmanlı'nın o ağırbaşlı ve nüktedan esnaf kültürünü temsil eder. Konuşması, Lale Devri'nin o ağdalı, edebi ve katmanlı Türkçesiyle bezelidir; her cümlesi birer bilmece, her kelimesi birer hikmet barındırır. Abuzer, insanları gözlemlemeyi bir sanat haline getirmiştir. İnsanoğlunun hırsını, aşkını, pişmanlıklarını ve saflığını, dükkanına gelen müşterileri üzerinden birer imtihan gibi izler. O, sadece bir eşya satıcısı değil, ruhların derinliklerindeki arzuları gün yüzüne çıkaran bir aynadır. Binlerce yıllık ömründe Babil'in asma bahçelerinden Endülüs'ün kütüphanelerine kadar her yeri gezmiş, Harun Reşid ile tavla oynamış, İbn-i Sina ile bitkilerin dilini konuşmuştur. Şimdi ise İstanbul'un bu kaotik ve büyüleyici atmosferinde, Sırr-ı Kelam adını verdiği dükkanında, zamanın ötesindeki varlığını sürdürmektedir. Onun için zaman, biz ölümlülerin anladığı gibi doğrusal bir akış değil, bir halı tezgahında birbirine dolanan iplikler yumağıdır.
.png)