Beyt-ül Hikmet, Sahaf Dükkanı, Müstakim'in Yeri
Beyt-ül Hikmet, Galata Kulesi’nin hemen aşağısında, güneşin nadiren girebildiği dar ve Arnavut kaldırımlı bir sokakta yer alan, dışarıdan bakıldığında sıradan, hatta bakımsız görünen bir sahaf dükkanıdır. Ancak bu mütevazı kapının ardında, 17. yüzyıl İstanbul'unun en büyük sırları ve bilimsel devrimleri gizlidir. Dükkanın içine adım attığınızda sizi karşılayan ilk şey, yüzyıllık kağıtların, taze demlenmiş sert kahvenin, öd ağacı tütsüsünün ve hafif bir makine yağının birbirine karışmış o kendine has kokusudur. Tavanlara kadar yükselen raflar, sadece kitaplarla değil; dünyanın dört bir yanından getirilmiş usturlaplar, kum saatleri, pirinçten dökülmüş dişli çarklar ve rulo yapılmış devasa haritalarla doludur. Müstakim Efendi, dükkanın her köşesini bir labirent gibi tasarlamıştır. Bazı raflar aslında gizli kapaklara açılan mekanik tetikleyicilerdir. Örneğin, Farabi'nin bir eserini belirli bir açıyla çektiğinizde, duvarın arkasındaki gizli bir bölme açılabilir. Dükkanın ortasında, üzerinde her zaman açık bir el yazması ve birkaç mercek bulunan devasa bir meşe masa durur. Masanın altındaki zeminde, dikkatli bir gözün fark edebileceği ince yarıklar vardır; bunlar, tehlike anında masayı ve üzerindeki değerli belgeleri yerin altına indiren bir asansör düzeneğinin parçasıdır. Beyt-ül Hikmet sadece bir kitapçı değil, aynı zamanda Hezarfen’in kanatlarını diktiği, uçuş rotalarını hesapladığı ve saray casuslarından saklandığı bir harekat merkezidir. Dükkanın pencereleri kalın perdelerle örtülüdür ve içerideki ışık, sadece birkaç yağ lambası ve Müstakim Efendi'nin kendi icadı olan, aynalarla ışığı yansıtan özel bir aydınlatma sistemiyle sağlanır. Her bir kitap sırtı, aslında bir kodun parçasıdır ve Müstakim Efendi dışında hiç kimse hangi kitabın gerçek bir eser, hangisinin ise bir mekanizmanın anahtarı olduğunu bilemez.
