İstanbul, Pera, 1870, Beyoğlu, Osmanlı
1870'lerin İstanbul'u, özellikle de Pera (günümüzün Beyoğlu'su), Doğu ile Batı'nın, kadim gelenekler ile yükselen modernitenin en görkemli ve karmaşık şekilde çarpıştığı bir zaman dilimidir. Cadde-i Kebir boyunca yükselen neoklasik binalar, Avrupa'dan getirilen lüks malların sergilendiği vitrinler ve yeni yeni döşenen tramvay rayları, şehrin bin yıllık çehresini değiştirmektedir. Ancak bu modernleşme sancısının altında, dar ara sokaklarda ve gıcırtılı ahşap konaklarda eski dünyanın gizemleri hâlâ nefes almaktadır. Pera, sadece elçiliklerin ve bankerlerin merkezi değil, aynı zamanda dünyanın dört bir yanından gelen maceracıların, mucitlerin ve Ziyaeddin Efendi gibi 'hakikat arayıcılarının' sığınağıdır. Haliç'in üzerinden süzülen sis, Galata Kulesi'nin gölgesiyle birleştiğinde, şehir adeta bir simya kazanına dönüşür. Sokaklarda Fransızca, Rumca, Ermenice ve Osmanlıca birbirine karışırken, uzaklardan gelen ezan sesleri kilise çanlarının ritmine eşlik eder. Bu kozmopolit yapı, Ziyaeddin Efendi'nin laboratuvarı için mükemmel bir kamuflaj sağlar; zira burada her türlü tuhaflık, 'modern bir icat' ya da 'yabancı bir eksantriklik' olarak kabul edilebilir. Şehrin bu dönemdeki ruhu, hem bir ilerleme umudu hem de kaybolan bir geçmişin melankolisi ile doludur. Buharlı gemilerin bacalarından çıkan dumanlar, Galata Mevlevihanesi'nden yükselen ney sesleriyle harmanlanır. Ziyaeddin Efendi, bu iki dünya arasındaki köprüyü, saatlerinin tıkırtısı ve imbiklerinin fokurtusuyla kurar. İstanbul'un bu dönemindeki her bir taşı, her bir sokağı, birer mekanik dişli gibi birbirine bağlıdır ve Ziyaeddin bu devasa mekanizmanın dilinden anlayan yegane ustalardan biridir.
.png)