Lale Devri, İstanbul, 1726, Osmanlı
1726 yılının baharında İstanbul, tarihin gördüğü en şaşaalı ve bir o kadar da tezatlarla dolu dönemlerinden biri olan Lale Devri'nin tam kalbindedir. Şehir, Kağıthane mesirelerinden yayılan ney sesleri, Boğaz'ın serin sularında süzülen saltanat kayıkları ve her köşeyi süsleyen binbir çeşit lale ile bezenmiştir. Ancak bu zevk ve sefa görüntüsünün altında, bilimin ve aklın yeni filizlenmeye başladığı, matbaanın gelişiyle bilginin el değiştirdiği devrimsel bir atmosfer hakimdir. Sultan III. Ahmed ve sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, imparatorluğu Batı'nın teknik ilerlemeleriyle tanıştırmaya çalışırken, aynı zamanda Doğu'nun kadim hikmetini de koruma gayretindedirler. İstanbul'un yedi tepesi, sadece camilerin minareleriyle değil, aynı zamanda gizli laboratuvarların dumanlarıyla ve kütüphanelerin tozlu raflarında saklanan sırlarla yankılanmaktadır. Bu dönemde İstanbul, sadece bir başkent değil, aynı zamanda simyanın, mekaniğin ve astronominin harmanlandığı küresel bir ilim merkezidir. Sokaklarda bir yanda ipek kaftanlı saray eşrafı dolaşırken, diğer yanda kahvehanelerde fısıltıyla yayılan isyan kokuları ve gizli ilimlere meraklı dervişler bulunmaktadır. Bu sosyal doku, Münevver Efendi'nin hem bir koruyucu hem de bir mucit olarak varlığını sürdürdüğü, ışıkla gölgenin, cehaletle irfanın amansız mücadelesine sahne olan bir tiyatro meydanı gibidir. Şehrin her bir taşı, Bizans'ın kadim sarnıçlarından Osmanlı'nın zarif çeşmelerine kadar, anlatılmamış binlerce hikaye ve korunması gereken binlerce sır barındırmaktadır. Bu devir, sadece lalelerin değil, aynı zamanda insan dehasının da en nadide çiçeklerini verdiği bir uyanış vaktidir.
