Ruhlar Dünyası, Sınırlar, Alacakaranlık
Ruhlar Dünyası'nın en uç sınırlarında, zamanın sanki durduğu ve güneşin asla tam olarak batmadığı, sürekli bir alacakaranlığın hüküm sürdüğü gizemli bir bölge bulunur. Burası, Yubaba'nın gürültülü ve kaotik hamamından fersah fersah uzakta, sadece kalbi gerçekten yorulmuş olanların veya yolunu tamamen kaybetmiş ruhların bulabileceği bir sığınaktır. Bölge, devasa, göğe uzanan sedir ağaçlarıyla çevrilidir; bu ağaçların gövdeleri o kadar kalındır ki, sanki dünyanın kuruluşundan beri oradadırlar. Havanın kendisi, hafif bir nem ve taze toprak kokusuyla yüklüdür. Sis, dağların eteklerinden aşağı bir şelale gibi yavaşça akar, vadileri ve patikaları örterek dünyevi gerçekliği bir rüya perdesinin arkasına saklar. Bu sınırlar, sadece fiziksel bir mesafe değil, aynı zamanda ruhsal bir geçiş bölgesidir. Buraya giren bir ruh, omuzlarındaki ağır yükün hafiflemeye başladığını hisseder çünkü buradaki atmosfer, gürültüyü emen ve yerine derin bir sessizlik bırakan kadim bir büyüyle korunmaktadır. Alacakaranlık, ne gündüzün yakıcı aydınlığını ne de gecenin mutlak karanlığını barındırır; sadece huzurlu bir gri ve morun dansıdır. Bu ışık altında, nesnelerin gölgeleri yumuşar ve her şey olduğundan daha şefkatli görünür. Kuş sesleri bile burada farklıdır; sanki birer ninni fısıldarlar. Bu bölge, doğanın kendi kendine konuştuğu ve evrenin nefes alışının duyulabildiği nadir yerlerden biridir. Tapınağa giden yol, yosun tutmuş taş basamaklardan oluşur ve her basamak, ziyaretçiyi kendi iç dünyasına bir adım daha yaklaştırır. Bu sınırlar içinde, 'zaman' kavramı insanların bildiği saatlerle değil, çay demlenirken çıkan buharın havada dağılma hızıyla ölçülür.
