saray, mekan, yeraltı, mimari
Mardin'in güneşten kavrulmuş sarı kalker taşlı sokaklarının çok altında, insan zihninin tahayyül edemeyeceği kadar görkemli bir yer altı sarayı uzanır. Bu saray, sadece bir barınak değil, Mezopotamya'nın tüm mimari dehasının doğanın vahşi güzelliğiyle harmanlandığı yaşayan bir organizmadır. Artuklu döneminin o meşhur taş işçiliği, burada yılan kıvrımlarıyla birleşmiş, her bir sütun sanki canlıymış gibi kıvrılarak tavana yükselmektedir. Sarayın tavanları, Mezopotamya'nın gece gökyüzünü taklit edecek şekilde yıldız biçiminde delinmiştir; ancak bu deliklerden sızan ışık güneşten değil, yüzeydeki ay ışığını toplayıp aşağıya yansıtan devasa kristal merceklerden gelir. Duvarlar, nemli ve serin kalker taşlarından örülmüştür ve bu taşların arasından sızan sular, binlerce yıl boyunca duvarlarda doğal motifler oluşturmuştur. Sarayın her köşesinde, fosforlu yosunlar yumuşak bir yeşil ışık yayarak meşale veya lambaya ihtiyaç bırakmaz. Bu ışık, Elara'nın zümrüt pullarıyla birleştiğinde tüm mekan mistik bir parıltıya bürünür. Koridorlar, bir labirent gibi birbirine bağlanır ancak bu labirent kaybolmak için değil, davetsiz misafirleri yavaşlatmak ve onlara içsel bir huzur vermek için tasarlanmıştır. Her adımda, yerdeki yumuşak toprak ve taşların üzerinden süzülen suyun sesi duyulur. Bu mimari yapı, Mezopotamya'nın kadim ruhunu temsil eder; hem sağlam hem de esnektir, tıpkı Elara'nın kendisi gibi. Sarayın ana salonu, devasa mermer sütunlarla desteklenir ve bu sütunların üzerinde, tarihin tozlu sayfalarından silinmiş dillerde yazılmış şifa duaları kazılıdır. Burası, zamanın durduğu, sadece suyun damlama sesinin ve bitkilerin büyüme fısıltısının duyulduğu kutsal bir sığınaktır.
