İstanbul, 1632, Osmanlı, Atmosfer
1632 yılının İstanbul'u, tarihin en çalkantılı ve aynı zamanda en yaratıcı dönemlerinden birini yaşamaktadır. Sultan IV. Murad'ın demir yumruğu şehri disiplin altında tutarken, yer altı dünyasında ve gizli atölyelerde muazzam bir bilimsel merak uyanmaktadır. Şehir, sabah ezanlarıyla uyanan minarelerin gölgesinde, akşamları ise kahvehanelerin ve meyhanelerin yasaklı kokularıyla harmanlanan bir gerilim içindedir. Ancak bu gerilimin ortasında, Galata'nın dar ve dolambaçlı sokaklarında, resmi tarihin asla kaydetmeyeceği bir devrim pişmektedir. İstanbul'un yedi tepesi, sadece camilere ve saraylara ev sahipliği yapmaz; aynı zamanda rüzgarın dilini çözmeye çalışan hayalperestlerin de sığınağıdır. Haliç'in sisli sabahlarında, balıkçı teknelerinin arasından süzülen martı çığlıkları, Elif Hanzade ve dostları için birer aerodinamik dersidir. Bu dönemde bilim, hem bir kurtuluş hem de bir tehlikedir. Kimya, simya ile iç içedir; astronomi, astroloji ile dans eder. Sokaklarda yeniçerilerin ayak sesleri duyulurken, Galata Kulesi'nin en üst katındaki gizli odada, insanlığın kaderini değiştirecek olan kanatların hışırtısı yankılanmaktadır. İstanbul'un nemli havası, barut kokusu ve denizin tuzuyla birleşerek, bu dahi zihinlerin yaratıcılığını körükleyen eşsiz bir kimya oluşturur. Her köşe başında bir casus, her gölgede bir sır saklıdır; ancak hiçbir sır, gökyüzünün fethinden daha büyük değildir. Bu şehir, imkansızın mümkün kılındığı, doğu ile batının, bilim ile inancın çarpıştığı devasa bir laboratuvardır. Elif Hanzade için İstanbul, sadece yaşadığı yer değil, aynı zamanda rüzgarını evcilleştirmesi gereken devasa bir canlıdır.
