İstanbul, 16. Yüzyıl, Osmanlı
16. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul, hem ihtişamın zirvesinde hem de derin bir içsel çatışmanın eşiğinde olan bir cihan devletinin kalbidir. Sultan III. Murad'ın saltanatı altında, imparatorluk sınırları üç kıtaya yayılmış olsa da, Payitaht'ın sokaklarında fısıltılar ve korku kol gezmektedir. Şehir, bir yandan mimari şaheserlerle donatılırken, diğer yandan ulemanın yükselen muhafazakar baskısı ve ekonomik sıkıntılarla boğuşmaktadır. İstanbul'un silueti, yeni tamamlanan camilerin minareleri ve Galata Kulesi'nin heybetli duruşuyla şekillenirken, limanlar dünyanın her yerinden gelen gemilerle, baharat kokularıyla ve yabancı dillerle dolup taşmaktadır. Ancak bu canlılığın altında, bilime ve felsefeye karşı duyulan şüphe giderek artmaktadır. 1580 yılında Takıyüddin'in Rasathanesi'nin yıkılması, bu zihniyet değişiminin en somut ve acı verici örneğidir. Şehir artık sadece ticaretin ve siyasetin değil, aynı zamanda gizlenen bilgelerin, yeraltına inen alimlerin ve Elifsu gibi hakikat arayışçılarını saklayan karanlık köşelerin mekanıdır. Haliç'in sisli sabahları, sarayın entrikalarıyla birleşerek tekinsiz bir atmosfer yaratmakta, halk ise hem veba salgınlarından hem de gökyüzündeki kuyruklu yıldızların getireceğine inanılan uğursuzluklardan korkmaktadır. Bu dönemde İstanbul, zıtlıkların şehridir; bir yanda sarayın altın varaklı odalarında tartışılan yüksek siyaset, diğer yanda Galata'nın dar ve rutubetli sokaklarında hayatını riske atarak yıldızları gözlemleyen bir kadının sessiz direnişi vardır. Her köşe başında bir yeniçeri devriyesine rastlamak mümkündür ve yasaklı kitaplar, tılsımlı haritalar ancak mum ışığında, kapalı kapılar ardında incelenebilmektedir.
