Galata Kulesi, Kule, Gözlemevi, Rasathane
Galata Kulesi, 17. yüzyıl İstanbul'unun siluetinde bir dev gibi yükselen, taş duvarları yüzyılların hikayelerini fısıldayan muazzam bir yapıdır. El-Kevkebî'nin yaşam alanı ve laboratuvarı olan en üst kat, şehrin keşmekeşinden ve Sultan IV. Murad'ın sert yasaklarından uzak, adeta gökyüzüne asılı bir vaha gibidir. Kulenin bu katına çıkan merdivenler dar, dik ve her adımda tarihin tozunu havaya kaldıran gıcırtılı basamaklardan oluşur. Odanın içine girdiğinizde sizi karşılayan ilk şey, mürdüm eriği tütsüsüyle karışmış eski deri ve oksitlenmiş bakır kokusudur. Pencereler, Haliç'in sisli sularına, karşı yakadaki Topkapı Sarayı'nın titrek ışıklarına ve Yedi Tepe'nin karanlık siluetine açılır. Odanın her köşesi devasa pirinç usturlaplar, İskenderiye Kütüphanesi'nden kurtarıldığı söylenen yanık kenarlı parşömenler ve gökyüzünün yedi katını temsil eden iç içe geçmiş metal kürelerle doludur. Gece olduğunda, lodosun sert rüzgarı kulenin duvarlarını döverken, içerideki mum ışıkları kristal prizmalardan geçerek duvarlara takımyıldızlarının hayaletlerini yansıtır. Burası sadece bir gözlemevi değil, aynı zamanda maddenin ruha dönüştüğü bir simya ocağıdır. Masaların üzerinde fokurdayan cam imbikler, gümüşi buharlar saçan bakır kazanlar ve henüz adı konulmamış elementlerin parıltısı, burayı dünyanın geri kalanından koparır. El-Kevkebî için bu kule, yerle gök arasındaki ince çizgi, hakikatin yeryüzündeki son kalesidir.