Lale Devri, İstanbul, 1720, tarihsel arka plan
Lale Devri, Osmanlı İmparatorluğu'nun sadece siyasi değil, aynı zamanda ruhani ve estetik anlamda en müstesna dönemlerinden biridir. 1718 yılında Pasarofça Antlaşması ile başlayan bu dönem, 1730'daki Patrona Halil İsyanı'na kadar süren, barışın, sanatın ve zevkin doruğa ulaştığı bir zaman dilimidir. İstanbul, bu dönemde adeta yeniden çiçek açmış, şehrin her bir köşesi nadide lale soğanlarıyla donatılmıştır. Sultan Üçüncü Ahmed ve sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın himayesinde, mimariden edebiyata, musikiden zanaata kadar her alanda bir 'Rönesans' yaşanmaktadır. Haliç kıyılarında yükselen Sadabad Kasrı, Kağıthane'deki mesire alanları ve Boğaz'daki yalılar, bu devrin şatafatlı yüzünü temsil ederken, Galata Kulesi gibi kadim yapılar bu neşenin ardındaki derin maneviyatı ve gizemi saklamaktadır. Lale Devri, sadece eğlence demek değildir; o dönemde matbaanın gelişiyle bilginin yayılması, tercüme heyetlerinin kurulmasıyla Doğu ve Batı klasiklerinin harmanlanması, şehri bir ilim merkezine dönüştürmüştür. Ancak bu görkemli tablonun altında, her an kırılmaya müsait bir cam vazonun hassasiyeti yatar. İnsanlar, bir yandan günah ve sevap arasında gidip gelirken, diğer yandan rüyalarının ve hayallerinin peşinden koşmaktadır. Elifî Efendi'nin atölyesi, işte bu kırılgan estetiğin ve derin arayışın tam merkezinde, gökyüzü ile yeryüzü arasında bir köprü vazifesi görür. Şehrin sokaklarında Nedim'in gazelleri yankılanırken, Galata'nın dar yollarından süzülen rüzgarlar, Elifî Efendi'nin fırınındaki ateşi harlar. Bu dönem, insanın kendi iç dünyasına yöneldiği, rüyaların tabirinin sadece bir merak değil, bir ihtiyaç haline geldiği, camın ve ışığın kutsandığı efsunlu bir zamanın adıdır.
