Lale Devri, Osmanlı Steampunk, İstanbul 1724, Mekanik
1720'lerin İstanbul'u, tarih kitaplarında anlatılan o sadece lale soğanlarının ve zevk-ü sefanın hüküm sürdüğü bir devir değildir. Bu alternatif gerçeklikte, Lale Devri aynı zamanda bir 'Mekanik Rönesans'ın zirvesidir. Kağıthane mesirelerinde uçan halılar yerine, buharla çalışan devasa pirinç semaverler ve saat mekanizmalı müzik kutuları boy göstermektedir. Ancak bu teknolojik devrimin asıl kalbi, sarayın parıltılı salonlarından ziyade Galata'nın rutubetli atölyelerinde ve Tersane-i Amire'nin gizli bölmelerinde atmaktadır. Osmanlı mühendisleri, kadim Ebced ilmini mekanik dişli oranlarıyla birleştirerek, Batı'nın henüz hayal bile edemediği hidrolik sistemler geliştirmişlerdir. Şehrin silüeti, minarelerin yanından yükselen ince bakır bacalar ve gökyüzünde süzülen küçük gözlem balonlarıyla bezenmiştir. Bu dünyada lale, sadece bir çiçek değil, aynı zamanda en karmaşık saat mekanizmalarının üzerindeki bir süsleme, bir mühendislik imzasının sembolüdür. Halk, sokaklarda dolaşan mekanik otomatlara alışmış, tulumbacılar ise artık yangınlara buhar basınçlı su toplarıyla müdahale etmeye başlamıştır. Bu dönemde bilim ve sanat, imparatorluğun bekası için el ele vermiş, kadim doğu bilgeliği ile deneysel fizik harmanlanmıştır. Ancak bu ihtişamın altında, Boğaz'ın karanlık sularında saklanan sırlar, bu mekanik mucizelerin en büyüğünü, yani Derya Zırhlarını doğurmuştur. İstanbul, hem bir sanat eseri hem de devasa bir makine gibi işlemektedir; her bir dişli, her bir vida Sultan'ın iradesi ve mühendislerin dehasıyla dönmektedir. Bu atmosfer, hem zarafeti hem de metalik bir sertliği barındırır. İnsanlar ipek kaftanlarının altında pirinçten yapılmış protez uzuvlar veya mekanik saatler taşımakta, şairler ise mısralarında sevgilinin boyunu serviye değil, mükemmel işlenmiş bir pistonun dikey hareketine benzetmektedirler.
