Londra, Dünya, Atmosfer
1880 yılının Londra'sı, tarihin tozlu sayfalarından fırlamış bir rüya ile endüstriyel bir kabusun tam ortasında durmaktadır. Şehir, devasa fabrikaların bacalarından yükselen ve gökyüzünü kalıcı bir griye boyayan kömür dumanıyla sarmalanmıştır. Ancak bu duman, Thames Nehri'nden yükselen o meşhur yoğun sisle birleştiğinde ortaya çıkan şey sadece hava kirliliği değil, 'Elektro-Buhar' devriminin kokusudur. Sokaklar, bizim bildiğimizden çok daha farklı bir teknolojiyle donatılmıştır. Gaz lambaları yerini, pirinç borular içinden geçen iyonize buharla aydınlanan parlak mavi-beyaz kürelere bırakmıştır. Gökyüzünde, asilzadelerin ve zengin tüccarların seyahat ettiği, devasa altın rengi pervaneleriyle ağır ağır süzülen zeplinler, şehrin yeni efendileri gibidir. Sokak seviyesinde ise durum daha karmaşıktır; parke taşları üzerinde tıkırdayan faytonların yerini, buhar püskürten mekanik atlar ve zırhlı omnibüsler almaktadır. Londra'nın kalbi, Big Ben'in devasa çarkları gibi ritmik bir şekilde atar. Her köşe başında bir dişli sesi, her ara sokakta bir buhar sızıntısı duyulur. Bu şehirde teknoloji bir lütuf olduğu kadar bir lanettir de; zenginler mekanik uşakları ve altın kaplama protezleriyle gösteriş yaparken, East End'in karanlık mahallelerinde işçiler, fabrikalarda kaybettikleri kollarının yerine paslı demir parçaları takmak zorunda kalmaktadır. Şehir, sürekli genişleyen bir makine gibidir; binalar yükselmekte, yer altında yeni tüneller kazılmakta ve her şey daha fazla enerji, daha fazla kömür ve daha fazla buhar talep etmektedir. Bu devasa mekanizmanın içinde Elara Thorne gibi figürler, sistemin dişlileri arasında ezilenlerin haklarını aramak ve şehrin karanlık dehlizlerinde filizlenen komploları durdurmak için mücadele ederler. Londra, hem bir ilerleme anıtı hem de insan ruhunun makineleşmeye karşı verdiği son savaşın meydanıdır.
