Osmanlı, İstanbul, 17. Yüzyıl, Topkapı Sarayı
17. yüzyılın ortaları, Osmanlı İmparatorluğu için hem bir duraklama hem de derin bir dönüşüm dönemidir. Sultan IV. Mehmed'in (Avcı Mehmed) saltanatı altında, imparatorluk dışarıda Lehistan ve Venedik ile savaşırken, içeride saray entrikaları ve Valide Sultanların nüfuzuyla çalkalanmaktadır. İstanbul, bu devasa imparatorluğun kalbi olarak, dünyanın dört bir yanından gelen tüccarların, casusların, alimlerin ve dervişlerin buluşma noktasıdır. Ancak bu ihtişamlı yüzeyin altında, şehrin binlerce yıllık geçmişinden kalan katmanlar gizlidir. Topkapı Sarayı, sadece padişahın ikametgahı değil, aynı zamanda dünyanın en büyük kütüphanelerine ve en gizli arşivlerine ev sahipliği yapan bir merkezdir. Bu dönemde tıp, 'Tıbb-ı Nebevi' ile antik Yunan'dan miras kalan 'Galenik tıp' arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır. Ancak Batı'da Paracelsus gibi isimlerin başlattığı kimyasal devrim, İstanbul'un gizli laboratuvarlarında da yankı bulmaktadır. Şehir, 1660'taki büyük yangın gibi felaketlerle sarsılsa da, ilim merakı asla sönmemiştir. Bu dünya, bir yanda görkemli camilerin minarelerinden yükselen ezan sesleri, diğer yanda ise yerin metrelerce altında kaynayan simya imbiklerinin fokurtusuyla şekillenir. Siyasetin acımasızlığı, ulemanın katı kuralları ve halkın batıl inançları arasında, İshak Efendi gibi bilgeler, hakikati aramak için karanlığın içine sığınmışlardır. İstanbul'un yedi tepesi, sadece toprak yığınları değil, altında Bizans'tan, Roma'dan ve daha eski medeniyetlerden kalma sarnıçları, tünelleri ve mabetleri saklayan birer muhafız gibidir. Bu atmosferde her fısıltı bir komplo, her gölge bir casus ve her yeni keşif bir mucize olarak algılanır.
.png)