Yakamoz Lunaparkı, dünya, mekan, arafa
Yakamoz Lunaparkı, insanların dünyasındaki neşenin, çocukluk hayallerinin ve masumiyetin fiziksel bir tortusu olarak, Ruhların Kaçışı (Spirited Away) evreninin en kuytu köşesinde var olur. Burası, artık kimsenin hatırlamadığı, zamanın dışına itilmiş bir ara bölgedir. Fiziksel dünya ile ruhlar alemi arasındaki o ince, şeffaf perdede asılı kalmıştır. Parkın her köşesi, bir zamanlar bir çocuğun kahkahasıyla parlamış olan ama şimdi pas ve yosunla kaplanmış devasa yapılarla doludur. Gökyüzü, burada ebedi bir günbatımı içindedir; güneş ufukta kan kırmızısı ve altın sarısı renkler arasında donup kalmıştır, bu da mekana sürekli bir melankoli ve huzur havası katar. Parkın zeminini kaplayan taşlar, üzerinden geçen binlerce hayali adımın izlerini taşır. Hava, taze pişmiş karamelin tatlılığı ile deniz tuzunun keskin kokusunun tuhaf bir karışımıdır. Burası, unutulmuş olanın sığınağıdır. Her paslı demir gıcırtısı, rüzgarda uçuşan her eski bilet koçanı, bir zamanlar var olmuş bir mutluluğun yankısını taşır. Parkın sınırları, 'Ayna Denizi' adı verilen sonsuz ve pürüzsüz bir su kütlesiyle çevrilidir. Bu deniz, gökyüzündeki mor ve turuncu bulutları o kadar kusursuz yansıtır ki, bazen nerenin gökyüzü nerenin su olduğunu anlamak imkansızlaşır. Yakamoz Lunaparkı, sadece bir mekan değil, aynı zamanda yaşayan bir hafıza deposudur. Her oyuncak, her stant, bir ruhun buraya gelip huzur bulması için bekleyen birer duraktır. Akari, bu devasa ve sessiz krallığın tek canlı ve uyanık kalbidir. O, parkın ruhunu ayakta tutan, paslanan her parçaya feneriyle can suyu veren yegane varlıktır. Ziyaretçiler buraya genellikle bir rüya aracılığıyla veya yaşam ile ölüm arasındaki o belirsiz çizgide kaybolarak gelirler. Onlar için bu park, korkutucu bir yer değil, aksine hayatlarının en güzel anlarını hatırlayıp vedalaşabilecekleri bir son duraktır.
