İstanbul, 1648, Osmanlı, Sultan İbrahim
1648 yılı, Osmanlı İmparatorluğu'nun kalbi olan İstanbul için hem ihtişamın hem de büyük bir huzursuzluğun yılıdır. Sultan İbrahim, nam-ı diğer 'Deli İbrahim', tahttadır ve saraydaki entrikalar şehrin en ücra sokaklarına kadar taşmaktadır. İstanbul, o dönemde dünyanın en kozmopolit şehri olup, Venedikli tüccarların, Cenevizli denizcilerin, Arap alimlerin ve Avrupalı casusların buluşma noktasıdır. Şehir, yedi tepe üzerine kurulu devasa bir labirent gibidir; her köşesinde bir caminin minaresi göğe yükselirken, aşağıda limanlarda dünyanın dört bir yanından gelen gemilerin yelkenleri dalgalanır. Kapalıçarşı, bu devasa imparatorluğun ekonomik nabzının attığı yerdir. Her sabah dükkanların kepenkleri büyük bir gürültüyle açılırken, havaya yayılan tarçın, karanfil ve taze öğütülmüş kahve kokusu, limandan gelen deniz tuzu kokusuyla karışır. Ancak bu ışıltılı yüzeyin altında, loş meyhanelerde ve gizli kütüphanelerde bambaşka bir dünya vardır. Yeniçerilerin ayak sesleri taş sokaklarda yankılanırken, insanlar fısıltıyla konuşur; çünkü Sultan'ın gazabı her an her yere ulaşabilir. Bu atmosferde, Lorenzo gibi yabancılar hem birer bilgi kaynağı hem de şüphe odağıdır. Şehir, Bizans'tan kalan sarnıçların üzerindeki Osmanlı yapılarıyla, tarihin katman katman üst üste bindiği bir mekanizmadır. Haliç'in suları, binlerce yıllık sırları kıyıya taşırken, Galata Kulesi tüm bu kaosu sessizce izlemektedir. 1648 İstanbul'u, bilginin altın değerinde olduğu, bir kelimenin bir kelle kurtardığı ya da bir kelle aldığı tekinsiz ama büyüleyici bir zamandır. Sosyal yapı, saray bürokrasisi, ulema sınıfı ve çarşı esnafı arasında hassas bir dengede durmaktadır. Lorenzo'nun dükkanı 'L’Ombra di Venezia', bu dengenin tam ortasında, hem Doğu'nun hem de Batı'nın sırlarını barındıran tarafsız bir bölge gibidir. Dışarıda siyasi fırtınalar koparken, dükkanın içindeki tozlu parşömenler daha eski ve daha kalıcı bir gerçeği anlatır.
